Altta Yatan Cehennemlikte Ya Üste Yatan ?

15 Ağustos 2008 yazar İbrahim Kutluay

Bu iki gündür özellikle sinirlendiğim bir konu var. Ne zaman bir teknoloji yeniliği çıksa neden Türkiye’de mutlaka amaç dışı kullanılır. Örneği kameralı telefonla yolda kızların poposunu, bacağını çekmek gibi…

Tamamını oku »

951 - (Toplam) 23 - (Bugün)

Kategori Adalet, Aile, Burası Türkiye, Din ve Yaşam, Sanat ve Toplum, Toplum, İnsan Manzaraları , Yorum yok »

Günde 12 Milyon Ekmek Çöpe Atılıyor Ve Biz Açlıktan Şikayet Ediyoruz

03 Mayıs 2008 yazar İbrahim Kutluay

%98 i müslüman olduğu kabul edilen bir ülkede yaşamaktayız. Ülkemizde açlık, işsizlik, kapkaç, toplumsal bozulma gibi bir sürü de sorun var. Bu ülkede çöplülerden bir şeyler bulmaya çalışan insanlar var ama gene bu ülkede hergün 12 milyon ekmek çöpe atılıyor. Allah aşkına bunu yapan bir toplum nasıl olurda aç kalmaz.

Tamamını oku »

2983 - (Toplam) 1 - (Bugün)

Kategori Aile, Burası Türkiye, Din ve Yaşam, Toplum, İnsan Manzaraları , Yorum yok »

Mustafa Denizli’den Bir İnkar Daha

08 Mart 2008 yazar İbrahim Kutluay

Mustafa Denizli’nin spor adamı imliğine lafım yok. Ancak  dün öyle bir haber okudum ki bir anda anılarım gözümün önüne geldi. 28 Şubat ortamı… Kanal 6 ‘da Nedim Sabah program yapıyor. İki tane genç oradaki baş örtülü iki bayana ne laflar ediyor. İşte bizler “örümcek beyinlilere karşıyız” filan.O arada ne alaka ise birden telefona Mustafa denizli bağlandı. Önce sakin sakin konuşuren birden esti gürledi. Kızlar kendini savununa çekin İran’a gidin diye azarlamayıda ihmal etmedi.

Öğrencilerden birisi karşınızdainin bir bayan olduğunu hatırlatırım dediğinde biraz ymuşadı iş orada kaldı. Ama diğer konular geldi aklıma sonra, bunu diyen Denizli ne hikmetse yıllar sonra ben profesyonelim diyerek para için İran’a transfer olmuş, üstelik göreve başlama dua ile yapılmış, Denizli bu olayı ne var bunda burası, İran yaşadığın yere uyacaksın demiş, daha komedisi kızı Selin gerekirse peçemi takar babamı ziyaret ederim demişti.

Sevilla maçından sonra aynı Denizli ise klasik söylemlere girmiş, gelen soruya bakın ne karşılık vermiş.

Soru : Geçmişte “Başörtülüler İran’a gitsin” diye bir açıklamanız olmuş muydu?

M.Denizli: Hayır olmadı. O daha değişik bir şeydi. Ben başörtülülere bir şey diyebilir miyim? Benim annem var başta. Ben gençlerin birbirlerine düşürülmesine tepki göstermiştim.

Eeee  boşuna dememişler, delikanlı tükürdüğünü yalamaz diye. Ya siz doğruyu söylemiyorsunuz, ya da o akşam ben başka bir şey seyrediyordum.

313 - (Toplam) 1 - (Bugün)

Kategori Atatürk ve Atatürkçülük, Burası Türkiye, Din ve Yaşam, Toplum , Yorum yok »

32. gün ve Deli Mine Faciasına Yazardan Savunma

08 Mart 2008 yazar İbrahim Kutluay

Geçen günki yazımda 32. Gün de katılımcıların lafı düz mantıkla işlerine geldiği yerden çekip tepkiler vermelerine de değinen bir yazı yazmıştım.

Oradaki konuşmacı yazar Fikri Akyüz’ dü. Kendisi bu günki yazısında diğer katılımcı ve konuya muhatap öğrencilerle de fena halde dalgasını gelmiş. Eeee üniversiteye gelmiş birisi okulla üniversitenin farkını bilmezse, “bir bez parçası nasıl kutsal olur” gibi aptalca bir cümle kurarsa, bunlara muhatap olması normal. Yazarın yazısını buraya aldım.Bakalım kendi penceresinden nasıl savunmuş söylediklerini.

32. Gün’deki “Deli Mine” faciası!

Ben bir insanın özellikle bir “okumuş”un kalitesini şöyle ölçerim: Acaba bu kişi olaylara düz mantıkla mı bakıyor yoksa bu kişi analitik zekayla mı donanmış, aradığım kriter budur.

Diyelim ki evinizde soba var ve bu sobanın içindeki kömür şiddetli bir şekilde yanıyor. Bu durumda sobaya ne kadar yaklaşırsanız o kadar ısınırsınız, değil mi?

Şimdi bir başka örnek: Herkes bilir ki Everest dağı çok yüksektir.. Güneş gökyüzündedir.. Everest dağının tepesi güneşe daha yakındır.. Güneşe daha yakın olan daha sıcak olur. Bu, düz mantıktır.

Ama Everest dağının zirvesi, güneşe daha yakın olmasına rağmen daha soğuktur!

Demek ki neymiş? Sıcağa daha yakın olan bir “şey” daha sıcak olmazmış.

Aksi halde bir zamanlar Çankaya Köşkü’nde oturan Ahmet Necdet Sezer “soğuk” olmazdı!

Tabii Everest dağının eteklerinin zirveye nazaran daha sıcak olmasını dikkate alarak “Zirvedeki birinin eteklerinin dibinde dolaşan adam acayip sıcakkanlı olur..” şeklinde bir çıkarsamada bulunmak da yanlıştır.

Muhakkak ki bu da meteoroloji bilimiyle direkt alakalıdır; çünkü o zat rüzgar ne yöne eserse o yöne savrulmaktadır.

Isınmasının bir başka nedeni de sık sık takla atmak suretiyle egzersiz yapması ve böylece daha kolay ısınmasıdır! Evet, bu “ısınma hareketlerinden” sonra konunun gelişme bölümüne giriş yapalım.. Muhakeme yeteneği gelişmemiş olanların, yasakçılığın tesisi ya da devamı için ileri sürdüğü argümanlardan bir de şu:

“Eşlerinin başı kapalı olan bir üst düzey subay yok. Cumhurbaşkanı aynı zamanda başkomutandır. Abdullah Gül’ün eşinin başı kapalı. Başkomutanın eşinin başörtülü olması doğru mudur?”

Şimdi düz mantıkla bakarsak bu çok doğru bir “çıkarım”. Ama muhakeme yeteneğiniz zayıfsa ve üstelik vicdanınız zaafla malulse, bu önermenin yanlışlığını doğrulamak yanlış olmayacaktır.

Aynı şekilde geçenlerde Başbakan Erdoğan, konuşmasının bir yerinde “Yeni bir Türkiye” demişti.

İşte bu “Yeni Türkiye” lafını don lastiği gibi çekiştiren bazı kalemler düz mantıkla şunu yazdılar:

“Erdoğan İslami bir gelenekten geliyor. Bunlar cumhurbaşkanlığı makamını da ele geçirdiler. Bunların yapacağı ilk iş Cumhuriyet’i ortadan kaldırıp şeriat devleti kurmak olacaktır..”

Öyle ya Mustafa Kemal, Fransa Cumhuriyeti’nin kurmay subayıydı ve aynı Mustafa Kemal Fransa’nın cumhuriyet geleneğinden geldiği için Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştu(!)

Hafazanallah, Mustafa Kemal Osmanlı’nın harp okullarında okusaydı padişah olacaktı; olmakla kalmayıp Dolmabahçe Sarayı’nda oturacaktı!

Yine düz mantıkla gidersek, Çorumlu bir Türk olan İsmail Beşikçi Kürtçülüğün teorisyeni; Diyarbakırlı bir Kürt olan Ziya Gökalp ise Türkçülüğün teorisyeni olmayacaktı.

Bunları yazanların pratik zekaları kısır olduğu gibi, bunların Türkçeleri de bir hayli kıt..

Bu o kadar böyle ki, geçen Perşembe gecesi konuşmacı olarak katıldığım 32. Gün programında bazı öğrenciler ve bazı profesörlerin gösterdiği “sakilliği” görünce çok üzüldüm.

İstanbul Aydın Üniversitesi’nin salonunda yapılan programda 1000′e yakın öğrenci arasında demokrat pek çok öğrenci olmasına rağmen “analiz kabiliyeti sıfır” mesabesinde olan pek çok öğrenci de vardı.

Örneğin; konuşmacılardan biri ve bir öğrenci “Sıkmabaş neticede bir bez parçasıdır, bunun kutsallıkla ne alakası var?” gibi bir laf etti.

(Üniversiteye hâlâ okul demesi ise, işin acı ama anlamlı bir başka tarafıydı. Oysa üniversite ile okul arasındaki fark, müderris ile muallim arasındaki fark gibidir.)

Evet böyle denilince ben de çıkıp dedim ki: “Başörtüsüne bez parçası gözüyle niye bakıyorsunuz? Bayrak da neticede bir bez parçasıdır. Şimdi biz bayrak bez parçasıdır diye bayrağın manevi özelliğini yok mu varsayacağız?”

Aman Allah’ım, ben bunu söyleyince önde oturan bazı hocalar dahi feveran edip “Sen nasıl oluyor da bayrağa bez parçası dersin?” dediler.

Yani ben “İnciri Melis’e ver..” veya “Yağmur yağar, saraylar ıslanır..” diyorum..

Profesörlüğe kadar gelmiş olan biri çıkıp bu cümleleri “İnci, rimeli sever..” ve “Yağmur yağarsa, raylar ıslanır..” şeklinde anlıyor!

Eh böyle olunca bu hocanın “talebesi” de benim “Tekel likör fabrikası..” şeklindeki cümlemi “Tek elli kör fabrikası..” şeklinde anlayacaktır!

Tabii ben de kalkıp tam “Bu adam galiba deli mi ne..” diyecektim ki..

Baktım o adam “deli Mine” değil, vazgeçtim!

331 - (Toplam) 1 - (Bugün)

Kategori Atatürk ve Atatürkçülük, Burası Türkiye, Din ve Yaşam, Toplum , 2 Yorum »

Atatürk, Atatürk’ün Partisi CHP ve Tesettür

07 Mart 2008 yazar İbrahim Kutluay

Normalde bu gibi konulara çok dalmak istemiyorum. Çünkü Türkiye’de insanlar hemde sıfatı aydın olan o kadar zır cahil varki inanın neler oluyor anlamak mümkün değil. Birisi kalkıp bilgisi olmadan ahkam keser, diğeri kalkar “iç çamaşırlı” benzetmeler yapar.

Dün gece saat 2′ ye kadar 32. Gün programını izledim. Bir gazete yazarı (Milliyet) “sıkmabaş” tabirini kullanmakta özellikle ısrar ediyordu. Bir hanım öğrenci itiraz etti..”Benim başım portakalmı, sıkma örtü ne demek” dedi. Bir katılımcı ise “Bayrakta bezdir, başörtüsüde bezdir… Ama baş örtüsünü kutsal yapan onu takma özgürlüğü ve hakkı, bayrağı kutsal yapan ise halktır, dökülen kandır” mealinde bir laf etti. Tabi yuhalamalar, bağrışmalar gırla. Peki bayrak kutsalsa amerikan bayrağı neden bizler için kutsal değil. Aramızda kaçımız Çin, Rus ve amerikan bayrağı için ölür. Oysa antepte ilk kıvılcım camiden inen bayrak, Maraşta ilk kıvılcım ise kaleden inen bayrak sonuc, imamın “cuma namazı hür insanlara farzdır kalede başka devletin bayrağı varken namaz olmaz demesiyle” atılmıştır.

Şimdi gelelim çeşitli kaynaklardan bulduğum, Atatürk’ün bu konu hakkındaki konuşama ve cümlelerine ;

21 Mart 1923′te Atatürk, Büyük Taarruzdan sonra ziyaret ettiği Konya Kızılay Hanımlar Kolu’nun davetinde bir konuşma yapar. Eşi Latife Hanım‘ın da katıldığı toplantıda, tesettür hakkındaki görüşlerini dile getirir. Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayımlanan konuşma, 1962′de “Yakın Tarihimiz” mecmuasının 34-35. Sayılarında da yer alır. Atatürk’ün kıyafetle ilgili konuşması şöyledir:

KADIN VE ERKEK BİRLİKTE YÜRÜMELİ

“Yabancıların ve bizi düşman gözü ile görenlerin tarif ve tasvir ettikleri kadınlar , bu vatanın asıl kadını, Anadolu’nun asıl Türk kadını değildir. Öyle kadınlar bizim asıl hayatımızda ve asıl memleketimizde yoktur. Türk kadınını yanlış görüp yanlış anlatanlar, bilhassa büyük şehirlerimizde, ileri ve medeni sanılan yerlerde, bazı Türk hanımlarının dış manzaralarına bakarak aldanıyorlar. O kadınların dış manzaralarını aleyhimizdeki kötü yorumlarına uygun bir zemin olarak alıyorlar. Milletin umumi hayatına bakımla pek sınırlı ve naçiz olan o kadınları, onların dış görünüşlerinden çıkardıkları manayı bütün Türk kadınlığına teşmil ediyorlar. İşte ilk düzeltilecek yanlışlık ve ilk ilan edilecek gerçek buradadır.(..)Sayın hanımlar, düşmanlarımızı aldatan bu dış manzara bilhassa kadınlarımızın şeklinden, giyim tarzları ve örtünüş şekillerinden çıkıyor. Onların aldanışlarına sebep olan bir nokta da yabancılarla temas edebilecek durumdaki kadınlarımızın tavır ve hareketlerinin milli tavır ve hareketlerimizin bir örneği olmayıp , belki Avrupa tavır ve hareketlerinin taklidi olarak görülmesidir. Gerçekten memleketimizin bazı yerlerinde, en çok şehirlerimizde, giyiniş tarzımız bizim olmaktan çıkmıştır. Kadınlarımızın giyinişlerinde iki şekil ortaya çıkıyor: Ya çok kapalı, ya da çok açık. Bunun her ikisi de Şeriatin tavsiyesi, dinin emri dışındadır. Dinimiz kadını her iki aşırılıktan hariç tutmuştur. Dinimizin tavsiye ettiği örtünme hem hayata hem fazilete uygundur. (..) Şeriate uygun örtünme, kadınlar için güçlük vermeyecek, kadınların toplum hayatında, iktisadi hayatta, gündelik hayatta erkeklerle işbirliği etmesine engel olmayacak basit bir şekilde bulunacaktır. Bu basit şekil toplum hayatımızın ahlak ve usüllerine de aykırı değildir. Giyiniş tarzımızı aşırılığa vardıranlar, kıyafetlerinde aynen Avrupa kadınını taklit edenler düşünmelidir ki, her milletin kendine göre gelenekleri, adetleri, milli özellikleri vardır. Hiçbir millet aynen diğer bir milletin taklitçisi olmamalıdır.

TESETTÜRDE HALKIN BEĞENİSİ ÖNEMLİDİR

(..)Bizim örtünme meselesinde göz önüne alacağımız şey, bir yandan milletin ruhunu, diğer yandan hayatın gerçeklerini düşünmektir. (..) Kadının giyiniş tarzında yenilik yapmak meselesi bahis konusu değildir. Milletimize bu hususta yeni şeyleri bellettirmek zorunluluğu karşısında değiliz. (..)

Biz başlı başımıza, fert olarak, her türlü şekilleri uygulayabilir, kendi zevkimize, arzumuza, terbiye ve seviyemize göre istediğimiz kıyafeti seçebiliriz. Ancak bütün milletin uygun görebileceği şekilleri, bütün milletin hayatında uygulama kabiliyeti olan kıyafetleri herhalde halkın gene beğenisinde aramak lazımdır. Bazı milletlerin zevk dünyalarını memleketimizde uygulamaya kalkışmak hatadır. Bu yol toplum hayatımızı gelişme ve yücelmeye götürmez. (..)Eğer kadınlarımız Şeriatin tavsiye, dinin emrettiği bir kıyafetle, faziletin gerektirdiği bir hareketle içimizde bulunur, milletin bilim, sanat ve toplum hareketlerine katılırlarsa, bu hali, emin olunuz, milletin en müteassıbı bile takdir etmekten kendini alamaz. Aksine o halin aleyhinde söylenecek sözlere karşı belki onun öncülerinden fazla savunucusu olur.”

Atatürk, kadınların erkeklerle düşünce ve ışık yolunda yarış edercesine yürüdüklerini belirterek şöyle dedi: “Lakin kadınlarımız bununla mağrur olmalı değil, bilhassa aydın hanımlarımız yabancıların ve içimizdeki kötü düşüncelilerin kendilerine yakıştıracakları noksanların yersiz, haksız olduğunu göstermeliler(..) Kadınlık meselesinde şekil ve dış görünüş ikinci derecededir. Kadınlarımız için şekil ve kıyafetten çok asıl başarı kazanılması gereken alan nur ile, gerçek faziletlerle süslenmek ve cihazlanmak olmalı. Hanımlarımızın Avrupa kadınlarının altında kalmayarak, aksine pek çok cihetlerde onların üstüne çıkacak nur ve bilgiyle cihazlanacaklarına kesin olarak şüphe etmeyen ve buna kesin olarak emin olanlardanım.”

CHP 1946 Afişleri

Başörtüsü yasağını savunan CHP 1946 seçimlerinde kullandığı afişte başı açık ve başı kapalı iki kadının fotoğraflarına yer verdi. CHP’nin sözkonusu afişi laikliğe aykırı görülmedi.

Devlet yayınında kadınlar

Atatürk döneminde, La Turquie Kemaliste dergisi Atatürk Türkiyesini dışarda tanıtmak amacıyla , Fransızca, Almanca ve İngilizce olarak çıkarıldı. Mecmuada başörtülü kadın ve kız çocukları görüntüleri yer aldı. 1938 yılında La Turquie Kemaliste’in 23-24 sayısının kapağında da başörtülü kızlar ve başı açık kızlar yan yana yer aldı.

MANTO DAĞITTILAR

Atatürk’ün Konya’da yaptığı konuşmanın Yakın Tarihimiz mecmuasında yayımlandığı 1962′de Türkiye 27 Mayıs darbesinin etkisini yaşıyordu. Darbeciler, başörtüsüne herhangi bir kısıtlama getirmedi. Çarşafta bile zorlayıcılık yoluna başvurulmadı, manto özendirildi. Bu sırada Hayat mecmuasında bir yazı yazan ilk kadın müzeci Seniha Sami şöyle diyordu:

“Bugün bazı uzak vilayetlerde, İstanbul’un bazı semtlerinde eski biçim çarşaflar hala göze batıyorsa da onlar da tabiatiyle terk edilecektir. Çarşaflı kadınların kızları, mektepte okurlarsa çarşaf giymezler. Tahsil görmüş kızların adedi çoğaldıkça çarşaf ile peçe de yaşmak ile ferace gibi tarihe karışacaktır.”

Yukarda sade haliyle sunulan konuşmanın orjinal hali ise :

“icabı din olan tesettür, kısaca ifade etmek lâzım gelirse, denebilir ki, kadınların külfetini mucip ve muhalifi adap olmayacak şekli basitte olmalıdır. Şekli tesettür kadını hayatından, mevcudiyetinden tecrit edecek bir şekilde olmamalıdır” (Atatürkçülük -Birinci Kitap- Genelkurmay Başkanlığı, 1982, Sayfa: 126).

“Tesettürü şer’i kadınlar için mucibi müşkülat olmayacak, kadınların hayatı içtimaiyede, hayatı iktisadiyede, hayatı maişette ve hayatı ilimde erkeklerle teşriki faaliyet etmesine mâni bulunmayacak bir şekli basittedir. Bu şekli basit heyeti içtimayemizin ahlâk ve adabına mugayir değildir” (Aynı kitap, aynı sayfa).

Benim gördüğüm ve okuduğum tüm kaynaklarda Atatürk, erkek kıyafetleri ile ilgili konuşmuş, kadınların kıyafetleri konusunda asla sınır koyucu olmamış ama onların toplumdan tecrit olmamalarını istemiştir. Asıl anlamadığım nokta ise bugün herşeyiyle onu savunan, adeta onu yaşayan insanların nasıl olupta onun adına bu kadar halka yabancılık çekip aykırı fikirler savunmasıdır. Pekinasıl oluyordu Nutuk’ta yer alan bazı cümleler sonradan adeta cımbızla çekip çıkarılıyor. Atatürk öldükten çok sonraçıkarılan yasalar ona maledilip adeta Atatürk düşmanlığı aşılanıyor.

468 - (Toplam) 1 - (Bugün)

Kategori Atatürk ve Atatürkçülük, Din ve Yaşam, Toplum , Yorum yok »

Sivilay Abla

02 Şubat 2008 yazar İbrahim Kutluay

TARAF gazetesinde ” Sivilay Abla ” mahlasıyla yazan Dr. Sivilay Genç adlı bir yazar var. Kendisi Güzin Abla “nın siyasi parodisi gibi…
Geçen gün bir okur sormuş yazara : ” Deniz Baykal, ‘ Türban bizim geleneksel kıyafetimiz değil. Bir Arap üniformasıdır‘ diyor. Türk kızları neden geleneksel Anadolu giysilerini tercih etmiyor?”

Yazarın cevabı çok ilginç:

Cevap: “Baykal yine çok haklı… Halbuki biz sadece geleneksel kıyafetleri giyeriz. Örneğin bluejean, Selçuklu döneminden kalma mahalli kıyafetimizdir.
Göbek piercing‘i çok kadim bir şaman ritüelidir. Bildiğimiz tüm geleneksel Anadolu kıyafetlerinde sırt dekoltesi standarttır. Ayrıca bu Arap kıyafetleri Suudi Arabistan‘ın Bursa eyaletinde ve Mısır‘ın Denizli kentinde dokunuyor. Ben de anlamıyorum, niye bu ısrar?”

Yeterince açık galiba!

460 - (Toplam) 0 - (Bugün)

Kategori Aile, Atatürk ve Atatürkçülük, Burası Türkiye, Din ve Yaşam, Medya, Siyaset, Toplum , 2 Yorum »

Yargıçlar Devleti

26 Ocak 2008 yazar İbrahim Kutluay

Son günlerde malum yeni bir yasa çalışması var. Birilerine göre siyasi simge bana göre inanç gereği olan başörtü konusunda bir çalışma… Konunun detayına girmek niyetinde değilim. 12 Eylül’ün bizlere attığı sayısız golden birisi de bu idi. Ancak CHP bu konuya hayli sert tepkiler vermekte. Ancak bazen öyle laflar ediyorlarki demokrasi ile yönetilen bir ülkedemiyiz cidden inanasım gelmiyor.

Onur ÖYMEN diyorki “Siz nasıl kendinizi Anayasa Mahkemesi’nin üzerinde görebilirsiniz?” 

Bir dakika durup düşünelim. Hani hakimiyet kayıtsız şartsız milletindi. Eğer halkın oy verip seçtiği kişiler halkı yönetmeyecekse kim yönetecek. Madem Anayasa Mahkemesi onların üstünde. buyursunlar onlar ülkeyi yönetsinler. Yargıçlar devleti kuralım olsun bitsin. Demokrasiye, seçimlere, oy vermeye ne gerek var değil mi ?

Adana milletvekili Tacidar Seyhan yakından tanıdığım dürüst bir insandır. Meslektaş sayılırız. K.Maraş Milletvekili Durdu beyideo sırada o şehirde çalıştığım için seçim bürosundan dolayı görmüşlüğüm var.

Onun bir önerisi var. Diyor ki kendi liderine “madem türban simge, o zaman başörtü serbest olsun”.  Ben vereyim cevabı olmaz. Neden olmaz çünkü o da daha 1980 lerde çağdışı ilan edilip modern diye türbana sarılmışlardı. Türbanı bu ülekey YÖK başkanı getirmişti. O simge, öbürü çağdışı… Ondan sonrada yırtınıp durmaktalar neden bize oy yok diye. Siz bu kafa ile daha çok baraj sınırında gezer durursunuz. İnsanlar iktidara çok beğenerek mi oy veriyor sanıyorsunuz. Hayır.. Sadece kötünün iyisi oldukları için. Ama sizde bunu anlayacak yetenek bile yok.  Yetenek olanı da zaten ne yapıp edip dışlıyorsunuz.

262 - (Toplam) 1 - (Bugün)

Kategori Atatürk ve Atatürkçülük, Burası Türkiye, Din ve Yaşam, Siyaset, Toplum , Yorum yok »

Elektrikten Tasarruf Yöntemleri

09 Ocak 2008 yazar İbrahim Kutluay

Tüketim çılgınlığının alıp başını gittiği dünyada tasarruf içinde yapıalacak çok şey var. Aşağıdaki öneriler gazeteden alıntılanmıştır. Umarım okumakla kalmayıp uygulamayada geçersiniz.

FIRINLAR

Aynı miktar yiyeceği pişirmek için mikro dalga fırın, klasik fırına göre yüzde 66 daha az enerji tüketir.

Her kapak açılışında sıcaklık 25 derece ile 30 derece birden düşeceğinden, yemek pişerken fırın kapağı gerekmediği sürece açmamalıdır.

OCAKLAR

Kapaksız kapta yemek pişirmek, 3 kat daha fazla enerji tüketilmesine sebep olur.

Fırında veya ocakta yemek pişerken yiyeceğin piştiği kabın kapağı sıkıca kapatılmalıdır.

Alev tencere tabanına, tam olarak temas etmeli, tencere tabanını aşmamalıdır.

ISITICILAR

Odada 1 derecelik sıcaklık düşürme yüzde 5?lik yakıt tasarrufu sağlar.

Isıtıcınızın veya radyatörlerinizin önüne eşya koyulmamalıdır.

Kapalı ve uygun perdeler, pencerelerden ısı kaybını yüzde 25 oranında önler.

Radyatörlerinizin arkasına yansıtıcı konulması, radyatör başına yılda 6 dolar kazanç sağlar.

Kış aylarında radyatörün üzerine mermer ve çamaşır gibi herhangi bir malzeme konulmamalı, radyatörün üzerinde çamaşır kurutulmamalıdır.

AYDINLATMA

Kompakt floresan lambalar normal lambalardan 5 kat daha az enerji tüketirler ve 10 kat daha uzun ömürlüdürler. Standart lambaların ömrü 750-900 saat (150 gün) iken, kompakt floresan lambaların ömrü 10.000 saattir (2 bin gün).

Lambaların daha iyi çalışması için kuru bezle temizlenmesi gerekir. Kirli ve tozlu lambalar yüzde 25 daha fazla enerji tüketir.

SU ISITICILARI

Termosifonların çevresini yalıtmak, yüzde 10 enerji tasarrufu sağlar.

Ayarlanabilir debili duş başlığı dakikada en fazla 10-15 litre su tüketirken, diğer başlıklar 25-30 litre su tüketir. Böylece 10 dakikalık banyo esnasında 100-150 litre sıcak su ve o oranda da enerjiyi tasarrufu yapılmış olur.

ÇAMAŞIR MAKİNESİ

Makineleri odaya yerleştirirken çevresinde en az 5 cm. boşluk bırakılmalıdır.

Makineyi yarı dolu veya aşırı dolu halde çalıştırılmamalıdır.

BULAŞIK MAKİNELERİ

Yaz aylarında ısı ve nemi azaltmak için sabah veya akşam saatlerinde yıkama yapılmalıdır.

Elektrik enerjisinin yüzde 90?ı suyu ısıtma esnasında harcandığından, durulama ve çalkalama soğuk su ile yapılmalıdır. Böylece enerji tüketimini minimize edilebilir.

BUZDOLABI

Buzdolabı, soba, radyatör, bulaşık makinesi ve ocak gibi ısıtıcı kaynaklardan uzak yere yerleştirmelidir. Böylece enerji tüketimi yüzde 10-15 oranında azalır.

Yemekler, dolaba koymadan önce oda sıcaklığına kadar soğutulmalıdır. Böylece yemeği soğutmak için ilave enerji harcamaya gerek kalmayacaktır.

Dolaba konulan yiyeceğin üzeri, kağıtla, alüminyumla veya plastikle kapatılmalıdır.

DERİN DONDURUCULAR

Derin dondurucudan alınan bir kase içindeki buz parçası, dolabın ortasına konduğunda, 3-4 gün süre ile, yüzde 5 daha az enerji harcanır.

Dolabın altında veya arkasında bulunan bobinler temizlenmediği zaman yüzde 25 daha fazla enerji tüketilecektir.

369 - (Toplam) 0 - (Bugün)

Kategori Aile, Din ve Yaşam, Toplum , Yorum yok »

Serpil Örümcer’in İbretlik Durumu

09 Aralık 2007 yazar İbrahim Kutluay

Zaman gazetesinde gecenin bu vakti bir haber ilişti gözüme.  Sonunda bu konudaki yazılarıda siteye koymaya karar vermiştim ki bu olay tuzu biberi oldu.

Yaklaşık 5 -6 yıl önce kopan fırtınada bir daha gündeme gelmişti bu isim. Olaydaki esas oğlan Berkant sokakta kalan kızına sahip çıkmamıştı. Hatta Reha Muhtar tehdit ediyordu adamı, “Sen bu kıza sahip çıkmazsan bende haberleri senin şarkınla bitirmeyeceğim” diye. O esnada kızın annesinin Serpil Örümcer olduğu söylenmişti. Bir adamla imam nikahı ile evli olduğu onunda kızına destek veremediği belirtiliyordu. Kızın durumunu hala bilmiyorum o günden beri bu gün haberde öğrendim ki hepsi birden sokakta kalmışlar.Herkesin “bayan bacak” diye iç geçirerek baktığı kadın şimdi çöp toplayarak geçinmeye çalışıyormuş. Haberin tam metni aşağıda;

Bir dönemin ünlü ses ve sinema sanatçısı Serpil Örümcer, şimdilerde hayatta kalabilmek için çöp topluyor.

Ünlü olduğu dönemde sahnelerin en fazla tercih edilen sanatçılarından biri olan Örümcer, ibretlik hayatını “Yaşadığım hayatın bedelini ödüyorum. Benim bu halim gençlerimize ders olsun.” diye özetlerken, kendisine karşı yapılan vefasızlığı kaldıramadığından dolayı uzun süre psikolojik rahatsızlık yaşadığını ifade ediyor.

Serpil Örümcer, parıltılı yaşama adımını 14 yaşında atıyor. Samanyolu şarkısıyla meşhur olan Berkant’la evleniyor. Sanatçının çalıştığı gece kulübünde sahneye çıkmaya başlıyor. Ancak büyük aşk sadece 1 yıl sürüyor. Kızı Fulya’ya hamileyken eşini terk ediyor. O günleri anlatırken gözyaşlarını tutamayan Örümcer, “Bir deniz subayıyla nişanlıydım. Ama aşk gözümü kör etti. Birden yüzüğü atıp Berkant’la evlendim. Ama hayatımın ilk hatası buydu. Şimdi nişan bozduğum kişi emekli bir deniz albayı. Sözümde durmuş olsa idim çöplükte değil, evimin hanımı olarak başköşede olurdum.” diyor.

Serpil Örümcer bugün 54 yaşında. Kızı Fulya, torunları Onur ve Berkant’la birlikte sokaklarda yaşıyor. Ünlü iken sahne arkasında dönen dolaplara alet olmadığından dolayı bu hallere düştüğünü söylerken, “Ben hayatımı kazanmak için dürüst yaşamak istedim. Başkaları gibi yapsaydım bugün çöplüklerde olmazdım. Şanım yürür, ben de villalarda hanımefendi olarak yaşardım.” diye konuşuyor. “Kerize Bak Kerize” ve “Dert Dermanım” adlı şarkılarıyla ünlenen eski sanatçı, Berkant’ın, hem kendisini hem de kızını bir defa bile aramadığını iddia ediyor.

Örümcer, Sezen Aksu, Ajda Pekkan, Orhan Gencebay, Kamuran Akkor ve Osman Yağmurdereli gibi ünlü kişilerle o dönemde yakın arkadaş olduklarını; ancak kendisi bu hallere düştükten sonra samimi bir dostunun dahi kalmadığını belirtiyor. “Benim Allah’ım, kızım ve torunlarımdan başka kimsem yok.” diye ağlayan Örümcer, sözlerine şöyle devam ediyor: “Ben şöhret, makam ve para neymiş gördüm. Bir dönem çok şeylere sahip oldum. Ama şimdi elimde bir şey yok. Allah’ıma şükür onurumla ekmeğimi çıkarmaya çalışıyorum. Çöp toplamaktan hiç utanmıyorum. Çünkü namusumla çalışıyorum.”

Örümcer, ünlü olmak için gece kulüplerinde ya da dizilerde boy gösteren, bir gecede şöhret olmak isteyen gençlere de, “Bunun sonu yok. Güzelliğiniz gittiği zaman sizin yerinize başkaları bulunur. Başkalarının perde arkasında yaptığı işlere kendinizi alet etmeyin. Kolay para kazanma yolunu seçmeyin.” diyor. Serpil Örümcer’in arkadaşlarından tek isteği ise kendisi adına bir gece düzenlenip kızı ve torunlarının sokaktan kurtulması için kafalarını sokacakları bir ev temin edilmesi.

Buyrun burdan yakın. Biliyorumki benim blogum RTE kadar etkili değil. Biliyorum belkide kimse bu yazıyı okumayadabilir. Ama sonuçta ben kibriti çakıyorum. Gelinli-kaynanalı aptal yarışmalardan fuhuşa düşenleri, adı manken kendisi başka birşey sofra kaşarlarını, gazoz kapağı artistlerini, sırtını babalara dayayıp iş kuranları, türkiye güzeli seçilip ordan daldan dala gidenleri yazacağım artık. Aslında yazıyorum zaten ama artık buraya da koyacağım.

Belki bir tane kız okurda, o hayal aleminin sonunun her türlü sonuçta fuhuşa çıktığını görür. Ne de olsa adı sanatçı bazıları;

  • Albüm satsın diye sansasyon için birileri ile yatıyor
  • Filmde başrol için rejisör yada yapımcı ile yatıyor
  • Gazinoya çıkmak için sahibiyle yatıyor
  • Para musluğu açılsın diye sosyeteden önüne gelenle yatıyor
  • Parası çoktur diye futbolcularla yatıp becerebilirse nikah kıydırmayı planlıyor
  • Canlı yayında bir geceliğine kendisine fiyat biçtiriyor
  • Haber spikeri olmak için kanalda etkin birileriyle yatıyor

Sanatçı olduğunu iddia eden erkeklerin birçoğu içinde durum aynı. Tabiki adam gibi işini yapanlara lafım da yok. Ama şimdi siz söyleyin karnı aç çocuğunun karnını doyurmak için mecburen bedenini satan biri ile sırf lüks özentisi ile bedenin peşkeş çeken birisi arasında hangi daha suçlu hangisi daha masum.

Serpil Örümcerin sonu herkese ibret olmalı. Özellikle de “Bir deniz subayıyla nişanlıydım. Ama aşk gözümü kör etti. Birden yüzüğü atıp Berkant’la evlendim. Ama hayatımın ilk hatası buydu. Şimdi nişan bozduğum kişi emekli bir deniz albayı. Sözümde durmuş olsa idim çöplükte değil, evimin hanımı olarak başköşede olurdum.” dediği kısmı herkes iki kere okumalı.

949 - (Toplam) 0 - (Bugün)

Kategori Aile, Burası Türkiye, Din ve Yaşam, Sanat ve Toplum, Sanat(!) Dünyası, Toplum, Çöp Kutusu Haberleri, İnsan Manzaraları , Yorum yok »

Atatürk’ün Seccadeleri Kime Miras Kaldı

15 Ekim 2007 yazar İbrahim Kutluay

Öncelikele blogumda genel itibarı ile politikaya, partilere mal olabilecek konulara, dinsel tartışmalara girmekten genelde uzak duruyorum. Ancak bu konuyu buraya almadan edemedim. Konu mail ile geldi. Yıllardır ülkemizde birileri birşeyler iddia eder diğerleri bunun tersini savunur durur. Bu ülkede yıllardır bazıları medeniyet olarak Atatürk yolunu gösterir ancak kendi yaptıklarınıda Atatürkçülük olarak bize lanse ederlerdi.

The Guardian Gazetesi, Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra ‘Köşke ilk kez seccade girecek’ diye bir yorum yapmıştı. Bu iddiaya ilk tepki, İsmet İnönü’nün torunu Gülsüm Bilgehan’dan gelmiş ve CHP’li Bilgehan, Vatan’dan Mine Şenocaklı’ya Mevhibe Hanım’ın seccadesini göstererek şöyle demişti: ‘ Her evde seccade varken Çankaya’da olmaz mı?’

Son olrak bu konud yazan Şamil Tayyar ise ilginç bir ayrıntıyı yazmış yazısında. Meğer, seccade ilk kez İnönü’yle de girmemiş Çankaya’ya. Sahte Atatürkçüler kızacaklar belki ama: Seccadeyi ilk olarak Çankaya’ya taşıyan Atatürk evet bizzat kendisi.

Resmi belgelerden anlatılana göre : Atatürk, vasiyetini 5 Eylül 1938′de yani vefatından 65 gün önce hazırlamış. Çankaya’daki kişisel eşyalarını kurucusu olduğu CHP’ye miras bırakmış ve listede yer alan tüm eşyalar ölümünün hemen ardından 3 Aralık 1938′de dönemin CHP temsilcisi ve Erzurum milletvekili Nafi Atuf Kansu’ya teslim edilmiş. CHP, eşyaların bir kısmını müzelere devrederken bir kısmını devralmayıp Çankaya’da bırakmış.

İşte bu noktada 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e teşekkür etmemiz lazım. 10. Cumhurbaşkanı Sezer’in geçen yıl yaptırdığı bir envanter çalışması, Atatürk’ün vasiyetiyle ilgili çarpıcı bir ayrıntıyı gün ışığına çıkarmış. Çankaya’da CHP’nin malı olarak gözüken 1.708 eşya bulunuyormuş.

Bunun neresi ilginç derseniz sıkı durun: Bu eşyalar arasında 37 adet seccade var. Hepsi Atatürk’ten CHP’ye miras. İnanmayan, köşkteki Atatürk Terekesi’ne bakabilir. Tereke numarası ve seccadenin renginden desenlerine kadar ayrıntılı kayıtlar mevcut.

Sanırım artık bir şeyleri ortaya çıkmalı ne dersiniz.

222 - (Toplam) 1 - (Bugün)

Kategori Din ve Yaşam, Toplum , Yorum yok »

« Önceki sayfa